Bir gazeteci portresi: İlhan Bardakçı

Bu yazı büyük ilham aldığım İlhan Hoca’ya karşı bir vefa yazısı. Göz yaşları içinde anlattığı Almanya’ya geliş hikayesini ve Süleyman Demirel’in uyarısıyla yurtdışına çıkış öyküsünü dün gibi hatırlıyorum. Bu bir İstanbul beyefendisinin sürgün kaleminin öyküsü…

Sebahattin Çelebi Frankfurt

Tarih bazen yazanla yaşayanın kaderini birbirine düğümler. İlhan Bardakçı’nın hikayesi de tam olarak böyle başlar: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devredilen o ağır devlet mirasının gölgesinde… 

1995’te geldiğim Almanya’da ilk tanıştığım gazetecilerdendi. Kendi ağzından dinlediğim bilgileri ve kendisi hakkında yapılan casusluk iddialarını aradan geçen bunca yıldan sonra aktarmak benim için hem mesleki bir sorumluluk, hem de vicdani bir görev. Bu yazıda mümkün olduğunca objektif davranarak, kendisi hakkında söylenenleri ve kendisinin bana bizzat anlattıklarını beraberce kaleme alacağım. Amacım kimseyi aklamak veya karalamak değil. 

Yurtdışına çıkmasını merhum Süleyman Demirel’in istediğini bizzat kendisi söylemişti. Almanya’ya gelir gelmez de merhum Alparslan Türkeş’in Avrupa Ülkücüleri çatı örgütü Türk Federasyon yetkililerine sahip çıkmaları konusunda talimat verdiği de biliniyordu.

1925 yılında dünyaya gelen İlhan Bardakçı, sıradan bir evin çocuğu değildi. Babası Cemal Bardakçı, Milli Mücadele’nin ateşten gömleğini giymiş, Atatürk ile omuz omuza çalışmış ve Cumhuriyet’in kuruluş harcını karmış önemli valilerden biriydi. Evin içi tarihle, devlet adabıyla ve “sır” kavramının ağırlığıyla doluydu. İşte bu atmosfer, onun ruhuna sadece bir tarih merakı değil; olayları “insan, hüzün ve yaşanmışlık” üzerinden okuma yeteneği zerk etti.

İmparatorluğa veda eden kalem olarak tanınıyordu

Hukuk eğitimi almasına rağmen o, kelimelerin gücünü, yani gazeteciliği seçti. 1970’ler ve 80’lerde kalemi eline aldığında, karşısında kuru ve akademik bir tarih değil; yaşayan, nefes alan ve hüzünlenen bir tarih vardı. Üslubu o kadar akıcı ve edebiydi ki, Türk halkına Osmanlı’nın son dönemini “insani” bir pencereden, sanki bir roman anlatır gibi aktardı.

Özellikle Hanedan üyelerinin sürgün yılları, çektikleri sefalet ve vatan hasreti, onun kaleminde ete kemiğe büründü. “İmparatorluğa Veda” adlı eseriyle bir devrin kapanışını hafızalara kazıdı. Ancak kaderin garip bir cilvesi vardı; yıllarca başkalarının “sürgün” ve “hasret” hikayelerini yazan bu adam, kendi sonunu kalemiyle çiziyordu.

Kod adı Köylü olarak anılan casusluk iddialarının gölgesi düştü hayatına.

1985 yılına gelindiğinde, Bardakçı’nın hayatındaki “tarihçi” kimliği, yerini gazete manşetlerinde “casus” sıfatına bıraktı. Dönemin Türkiye’sini sarsan bu olayda, MİT raporlarında ve basında kendisine atfedilen kod adı “Köylü” idi. İddialar korkunçtu: Bardakçı, evindeki ve ofisindeki devlet sırlarını Irak, Libya ve Suriye gibi ülkelere satmakla suçlanıyordu.

Peki, bir tarih yazarı neyi sızdırmış olabilirdi? Dosyanın kapağı aralandığında, o dönemin en yakıcı meseleleri döküldü ortaya:

Güneydoğu’da yükselen GAP projesi, Fırat ve Dicle’nin sularını tutmaya başlamıştı. Bu durum, nehrin aşağısındaki Irak ve Suriye için hayati bir tehditti. İddianameye göre Bardakçı, barajların su tutma kapasiteleri ve Türkiye’nin su politikalarına dair gizli Dışişleri raporlarını bu ülkelere sızdırmıştı.

Peki casus muydu?

İlhan Bardakçı olayının, o casusluk suçlamalarının ve nihayetinde vatanından sürgün edilmesinin temelinde yatan asıl hikâye, tam da bu tarihi miras ve hukuki devamlılık meselesiydi.

İlhan Bardakçı’nın savunduğu ve Libya’ya ilettiği iddia edilen belgelerin mantığı şuydu:

Uluslararası deniz hukukunda bir kural bulunuyor: Eğer bir ülke, bir körfezi çok uzun zamandır, kesintisiz ve itirazsız bir şekilde kendi iç suyu gibi kullanmışsa, orası artık uluslararası su değil, o ülkenin mahremi, yani Tarihi Körfez sayılır.

Kaddafi, Sirte Körfezi’ne o meşhur Ölüm Hattını çekerken, dünyanın geri kalanına “Burası benim iç denizimdir” diyordu. Amerika ise “Hayır, kıyıdan sadece 12 mil senin, gerisi herkesin” diye bastırıyordu. Kaddafi’nin bu “benimdir” iddiasını ispatlaması için tarihe, yani tapu kayıtlarına ihtiyacı vardı.

İşte burada devreye Osmanlı arşivleri girdi.

Bardakçı’nın tezi şuydu: “Burası yüzyıllarca Osmanlı’nın ‘Mare Clausum’u (Kapalı Denizi) idi. Osmanlı burayı bir iç deniz gibi yönetti, kimseyi izinsiz sokmadı. Libya da Osmanlı’nın halefi (successor state) olarak bu hakkı devralmıştır.”

Yani o belgeler, sadece eski haritalar değil, Sirte’nin bir “Osmanlı Gölü” olduğunu ve dolayısıyla miras yoluyla Libya’nın mülkü sayılması gerektiğini ispat eden hukuki tapu senetleriydi.


Kırmızı Çizgi (32° 30’ Enlemi): Haritada körfezin ağzını kapatan düz çizgiyi görebilirsiniz. İşte Kaddafi’nin “Burası benim evimin kapısıdır, içeri giren ölür” dediği ve İlhan Bardakçı’nın Osmanlı belgeleriyle “Tarihi Körfez sınırı” olduğunu iddia ettiği hat tam olarak burası. İhtilafın Özü: Amerika ve uluslararası toplum, Libya’nın egemenliğini sadece kıyıdan itibaren 12 deniz mili (kıyıya çok daha yakın olan ince şerit) olarak kabul ediyordu. Kaddafi ise bu düz hattın güneyindeki devasa mavi alanı iç suyu sayıyordu.

Bedeli Ödenen Sır

İlhan Bardakçı, bu belgeleri (veya bilgileri) yayımlayarak veya iddilar gerçek ise, Kaddafi yönetimine ulaştırarak, Amerika’nın “uluslararası sular” tezini çürütmeye çalışan Libya’ya koz vermiş oldu. Ancak burada şüpheli bir durum söz konusu.  ABD Büyükelçisi, Bardakçı casus ise neden bizatihi kendisiyle görüşüyor ve ABD’ye “masrafsız” bir gezi vaadinde bulunuyordu? 

Türkiye, o dönem NATO’nun sadık bir müttefikiydi. Amerika’nın tezine karşı duran bir belgeyi, Amerika’nın düşmanına vermek, Ankara’da “devletin gizli belgelerini ifşa etmek” ve “casusluk” olarak yorumlandı.

Bardakçı’nın yazdığı ve bedelini sürgünle ödediği hakikat buydu: Bu sular tarihen bizimdir, dolayısıyla şimdi de onların (Libya’nın) hakkıdır.

Kısacası; Kaddafi’nin o körfezdeki iddiası, çölün kumu üzerine değil, İstanbul’daki arşivlerin tozu üzerine kurulmak istenmişti.

1980’lerin ortasında Libya lideri Kaddafi ile ABD arasında, Akdeniz’de tam bir sinir harbi yaşanıyordu. Kaddafi, Sirte Körfezi’ne “Ölüm Hattı” adını vermiş, ABD ise Trablus’u bombalayarak cevap vermişti. İşte bu kaosun ortasında Libya, tek bir şeyi merak ediyordu: “Türkiye, topraklarındaki ABD üslerini bize karşı kullandıracak mı?” İddialara göre Bardakçı, İncirlik Üssü’ndeki uçak trafiğini ve Türk hükümetinin gizli diplomatik eğilimlerini Libya’ya aktararak Kaddafi’nin bu korkusuna “istihbari” cevaplar veriyordu.

Sınır güvenliği, askeri birliklerin konumu ve hatta ekonomik kriz raporlarının pazarlık kozu olarak kullanılmak üzere yabancı misyonlara iletildiği de öne sürülüyordu. Bardakçı mahkemede, “Ben casus değilim, araştırmacı gazeteciyim” diyerek kendini savundu. Yabancı diplomatlarla görüşmesinin mesleğinin bir parçası olduğunu, kendisine “derin devlet” içinde bir komplo kurulduğunu haykırdı. Ancak Genelkurmay Askeri Mahkemesi, kalemi kırdı: 15 yıl hapis.

Kendi vatanına veda etmek zorunda kaldı

Bir süre cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilen Bardakçı için Türkiye defteri, 1989 civarında acı bir şekilde kapandı. Yıllarca Osmanlı sultanlarının sürgününü yazan adam, artık Almanya’da bir sürgündü.

Almanya’da mütevazı bir hayat kurdu, yerel gazetelere yazılar yazdı ama ruhu hep geride, İstanbul’da kalmıştı. Oğlu Murat Bardakçı ile görüşebiliyor ama çok sevdiği vatanına dönemiyordu. Tarihin o meşhur tekerrürü, İlhan Bardakçı için en acı haliyle tecelli etmişti: “Hasret” temasını işleyen yazar, hasret içinde hayata gözlerini yumdu.

2004 yılında vefat ettiğinde, cenazesi nihayet Türkiye’ye dönebildi. Arkasında, “tarihi kuruluktan kurtaran adam” unvanını ve devletin gizli dehlizlerinde kaybolmuş, tartışmalı bir “casusluk” dosyasını bıraktı. Oğlu Murat Bardakçı’nın da ima ettiği gibi; babasının devletle ilişkisi ve o dönemin şartları karmaşıktı, ancak tarih sevgisi tartışılmazdı.

İlhan Bardakçı, “İmparatorluğa Veda”yı yazmıştı; hayat ise ona kendi vatanına veda etmeyi dayattı.

Süleyman Demirel’in gölgesi hep hissedilirdi

Süleyman Demirel’in bu hikayedeki rolü, “sahnede olmayan başrol oyuncusu” gibiydi. İsmi dosyalarda doğrudan geçmese de, İlhan Bardakçı’nın kaderinde, yükselişinde ve belki de o “gizemli” kaçışında Demirel’in gölgesi hep hissedildi.

İşte “Baba” lakaplı Süleyman Demirel ile “Tarihçi” İlhan Bardakçı arasındaki o derin ve karmaşık ilişki:

İlhan Bardakçı, siyasi yelpazede Süleyman Demirel’in temsil ettiği merkez sağ çizgiye çok yakındı. Hatta Ankara kulislerinde zaman zaman “Demirel’in prensi” veya “Demirel’in en sevdiği gazeteci” olarak anılırdı. Bardakçı’nın kalemi, Demirel’in siyasi vizyonuyla ve devlet anlayışıyla örtüşüyordu. Bu yakınlık, ona bürokraside kapıları sonuna kadar açan altın bir anahtardı ama aynı zamanda düşmanları için de açık bir hedef haline gelmesine neden oldu.

Demirel’e dolaylı mesaj verilmişti

Bardakçı’nın tutuklandığı 1985 yılı, Turgut Özal’ın iktidarda olduğu ve Kenan Evren’in Çankaya’da oturduğu bir dönemdi. Süleyman Demirel ise “yasaklı lider” konumundaydı; siyaset yapması resmen yasaktı.

Pek çok siyasi analiste göre, İlhan Bardakçı’ya yapılan operasyon, aslında dolaylı yoldan “Eski Türkiye”ye ve Demirel’in bürokrasideki gücüne indirilmiş bir darbeydi. “Senin adamını, senin koruduğun gazeteciyi, askeri mahkemede casusluktan yargılarız ve sen hiçbir şey yapamazsın” mesajı veriliyordu. Demirel, eli kolu bağlı olduğu için dostunu o ateş çemberinden alamadı.

Görünmez el ve firar muamması ortaya çıktı

İlhan Bardakçı’nın hapisten çıktıktan sonra yurt dışına gidişi (veya kaçırılışı) tam bir muammadır. Pasaportunun bir günde çıktığı, hakkındaki yakalama kararının sınır kapısına bilerek geç iletildiği ve onun “devlet içindeki bir el” tarafından yurt dışına yolcu edildiği çokça konuşulmuştur.

İşte o “el”in, Demirel’e sadık bürokratlar olduğu fısıltı gazetelerinde hep dolaştı. Demirel, resmi olarak onu kurtaramamış olsa da, “Bizim çocuğun içeride çürümesine gönlümüz razı değil” diyen o eski devlet mekanizmasının, onun Almanya’ya gidişine göz yumduğu iddia edilir.

Demirel sessiz kaldı

İlhan Bardakçı Almanya’dayken, ailesi ve dostları yıllar içinde defalarca af için Ankara’nın kapısını çaldı. Bu kapılardan biri de 1990’larda Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’di.

Ancak “Baba”, eski dostunu Türkiye’ye getirecek o nihai imzayı veya gücü kullanamadı (veya kullanmadı). Belki devletin “kırmızı çizgileri” buna engeldi, belki de şartlar uygun değildi. Sonuçta Bardakçı, Demirel’in Cumhurbaşkanlığı döneminde bile vatanına dönemedi ve gurbette öldü.

Özetle Demirel, İlhan Bardakçı’yı bürokrasiyle tanıştıran ve yükselten hami, düştüğünde onu kurtaramayan yasaklı lider ve gurbetteyken sessiz kalan eski dosttu. Bardakçı’nın hikayesi, Demirel’in “Bazen devlet, evladından daha ağır basar” gerçeğinin somut bir örneği olarak tarihe geçti.

Yıllar sonra gerçek ortaya çıkıyordu

30 Mayıs 1998 tarihli Zaman Gazetesi’nde neden yurt dışında olduğunu şöyle açıklamıştı: “Sürgünün sebebi TCK’nın 133. Maddesi’ne ters hareket etmek. Hak deyimi ile devletin sırlarını yabancılara aktarma.k”

Genelkurmay Askerî Mahkemesi’nin hakkında verdiği karar gerekçesine bakılırsa vatan haini ilan edilmişti. Ancak konu zaman aşımına uğradığı için İlhan Bardakçı’nın durumunun iç yüzünü, Anadolu tabiri ile aslını astarını bilenler hiç de öyle olmadığını söylüyor.

Bonn’daki evinde yaptığım şahsi görüşmelerimde, Amerikan Büyükelçiliğinden özel davet aldığını, hatta bütün masraflarının ABD tarafından karşılandığı özel geziler teklif edildiğini aktarmıştı Bardakçı. Amerikan hükümetinin “ikramları” karşılığında Bardakçı, sadece bulduğu ve yayımladığı tarihi belgelerin gerçek olmadığını açıklayacaktı.

Oysa, dik bir duruşla şunu söylemişti: 

“Ben tarihçiyim, var olan bir belgeye nasıl yok diyebilirim?”

Alparslan Türkeş’in talimatıyla korunmuştu

Tarihe tanıklığını esirgemeyenlerden biri de merhum MHP lideri Alparslan Türkeş’in döneminde, MHP Genel Başkan Yardımcısı mütefekkir, münevver, muharrir Rıza Müftüoğlu’nun İlhan Bardakçı ile ilgili gönderdiği bilgi notudur. 

Rıza Müftüoğlu; gazeteci İlhan Bardakçı’nın vatan haini ilan edilmesinin mahkeme kararına rağmen doğru olmadığını belirtiyor. Müftüoğlu’nun verdiği bilgiye göre; o tarihlerdeki Amerika-Libya anlaşmazlığında belli devlet mensuplarının bilgisi dahilinde söz konusu belgeler Libya’ya verilmiş ve Libya el altından desteklenmiştir.

“Amerikalılar bunu öğrenince yaptıkları baskı neticesinde mahkemeden ceza kararı çıkmış, konu örtbas edilememiş ve İlhan Bardakçı’nın üstüne yıkılmıştır. O tarihlerde İlhan Bardakçı Yeni Düşünce gazetesinde yazıyordu.”

“Onun yurt dışına çok acele çıkmasını ben sağladım. Almanya’da Türkfederasyon’un İlhan Bardakçı’ya sahip çıkmasını Alparslan Türkeş talimat vermiştir..”

“Özetle İlhan Bardakçı bazı devlet görevlilerinin isteğini yerine getirmiştir. Oğlunun bazı tepki alan yönlerini bu dünyadan göçmüş birini karıştırarak tenkit etmek doğru değildir.”

İlhan Bardakçı’nın cenaze merasiminde en önde bulunan isimler arasında bir dönem Avrupa Ülkücülerinin önemli isimleri arasında yer alan Musa Serdar Çelebi de olacaktı. Çelebi, hayattayken İlhan Bardakçı ile sık sık görüşürdü. 

Devletin çarkları sessizce dönüyordu

Sanırım aynı mekanizma, İlhan Bardakçı hakkında mahkeme kararı çıkar çıkmaz, aynı gün içinde pasaportunu çıkartır. Askeri Mahkeme kararı yurtdışı çıkış noktalarına ulaşmadan belki de geciktirilerek, Bardakçı’nın yurt dışına çıkması sağlanır. Cebine de ihtiyaç duyduğu miktarda harçlığı konulur.

İlhan Bardakçı’nın uçağı Almanya’ya inmeden önce merhum Alparslan Türkeş, Türk Federasyonu temsilcilerine gerekli talimatı vermişti.

Almanya’ya kaçan/kaçırılan İlhan Bardakçı’nın, Abdi İpekçi ve Papa Suikasti’nde adı geçen Avrupa Türk-İslam Birliği Kurucu Genel Başkanı, ama aynı zamanda Alparslan Türkeş’in Musa Serdar Çelebi’nin evinde saklandığı iddia ediliyordu.

Almanya’da ölüm ve Türkiye’ye son yolculuk

Almanya’da kaçak olarak yaşayan İlhan Bardakçı’nın Türkiye’ye dönebilmesi için, ailesi ve dostları birçok kez Türkiye Cumhuriyeti yetkililerine müracaatta bulundular. Hatta 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e ve 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e de başvurarak affını istediler.

Bu süreçte yazılarını yayımlayan Zaman Gazetesi’ne Genelkurmay’dan bir baskı gelecekti. “Bu adama niye yazdırıyorsunuz” diyen kişi dönemin kudretli ismi Org. Çevik Bir olacaktı. Gazete yönetimi önce İlhan Bardakçı’nın yazılarını Türkiye’de azaltmak zorunda kaldı. Fakat artan baskı nedeniyle Bardakçı’nın yazıları, Türkiye baskılarından tamamen kaldırılmak zorunda kalınıldı. Artık o, sadece Zaman Gazetesi Almanya baskısında yazılarını yayımlatabiliyordu. 

Bütün bu girişimlere rağmen, Bardakçı’nın sağlığında yurda dönebilmesi mümkün olmadı. Yurduna ancak dört kollu tabutta girebildi.

Murat Bardakçı’nın babası İlhan Bardakçı, Türkiye’den kaçtığında 64 yaşındaydı. Yıllarca Bonn kentinde yaşayan Bardakçı, ölümünden dört yıl önce Giessen’e taşınmıştı. 27 Şubat 2004’te 14 yıl kaçak olarak yaşadığı Almanya’da, böbrek yetmezliği ve şeker hastalığından uzun bir süre tedavi gördüğü Giessen Üniversitesi’nde 78 yaşında öldü.

İlhan Bardakçı’nın cenazesini Almanya’da, Avrupa Türk-İslam Birliği (ATİB), Türk Federasyon temsilcileri ve çok sayıda seveni teslim aldı. Cenazesi Türkiye’ye getirilen İlhan Bardakçı, Cebeci Asri Mezarlığı’nda babası Cemal Bardakçı’nın yanına gömüldü. Ancak oğlu Murat Bardakçı, babasının cenaze merasimine katılmadı.

Add a comment

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.