Atatürk’ün Son Beş Günü: Bir Liderin Vedası

8 Kasım’ın öğleden önceki saatlerinde, Atatürk’ün şuur durumunda kısa bir açılma oldu. Tam koma haline girmeden önceki bu son bilinçli anlarda, yanında bulunanlardan biri -bazı kaynaklara göre yaveri Celal Bey, bazılarına göre ise hizmetçilerden biri- “Paşam, selamün aleyküm” diye hitap etti. Atatürk, son derece zayıf ve neredeyse duyulmayan bir sesle, “Aleykümselam” diye yanıt verdi.Bu, onun söylediği bilinen son anlamlı sözlerden biri oldu. İslami selamlaşma geleneğinin bu karşılığı, bir müslümanın son nefesine kadar inancının gereklerini yerine getirdiğinin sembolik bir ifadesiydi.

“Aleyküm selam”

SEBAHATTİN ÇELEBİ FRANKFURT

Kasım 1938’in soğuk rüzgârları Boğaz’ın sularını hırpaladığı o günlerde, Dolmabahçe Sarayı’nın koridorlarında ağır bir sessizlik hâkimdi. Sarayın üçüncü katındaki yatak odasında, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, hayatının son saatlerini yaşıyordu. İki yılı aşkın süredir karaciğer sirozu hastalığıyla mücadele eden Atatürk’ün durumu, Kasım ayının ilk günlerinde kritik bir dönemece girmişti.

Hastalığın Kökenleri

Atatürk’ün sirozunun kökeninde, uzun yıllar süren yoğun çalışma temposu, düzensiz beslenme alışkanlıkları ve ne yazık ki alkolün aşırı tüketimi yatıyordu. Kurtuluş Savaşı’nın yorucu yılları, ardından genç cumhuriyetin temellerini atma mücadelesi bedenini yıpratmıştı. 1937 yılının sonlarında başlayan belirtiler giderek ağırlaşmış, gözlerinin beyazındaki sarılık, karın bölgesindeki şişlik ve yorgunluk hissi artık gizlenemez hale gelmişti.

Tedavisi için dönemin en ünlü hekimleri İstanbul’a getirildi. Fransız uzman Profesör Fissenger, Alman iç hastalıkları uzmanı Profesör Hans Eppinger, İstanbul Üniversitesi’nden Profesör Nihat Reşat Belger ve Doktor Asım Arar, tüm güçleriyle hastalarını ayakta tutmaya çalışıyorlardı. Ancak 1930’ların tıbbi imkânlarıyla ilerlemiş bir siroz vakası için yapılabilecek çok az şey vardı.

5 Kasım Cumartesi: Komanın Pençesinde

5 Kasım Cumartesi sabahı, Atatürk’ün durumunda ciddi bir kötüleşme görüldü. Karaciğerin toksinleri filtreleyememesi sonucu beyine zararlı maddeler geçmeye başlamış, hepatik ensefalopati denilen durum ortaya çıkmıştı. Şuuru giderek bulanıyordu. Bazen etrafındakileri tanıyor, birkaç kelime söylüyor, ardından tekrar karanlığa dalıyordu.

Sabah muayenesinde tansiyon 100/60, nabız dakikada 92 olarak kaydedilmişti. Öğleden sonra şuur durumu daha da kötüleşti, artık uyarana pek yanıt vermiyordu. Hepatik koma başlamıştı. Akşam karanlığı çökerken idrar miktarı azaldı, eller ve ayaklar soğumaya başladı. Doktorlar gece boyunca başında nöbet tuttu.

6 Kasım Pazar: Derinleşen Karanlık

Pazar sabahı Atatürk tam bir koma halindeydi. Dış uyaranlara hiç yanıt vermiyordu. Göz bebekleri genişlemiş, ışık refleksi neredeyse kaybolmuştu. Tansiyon 85/50’ye düşmüş, nabız 124’e çıkmıştı. Nefes alış verişleri düzensizleşmiş, derin ve sığ nefesler arasında gidip geliyordu.

Öğle saatlerinde kısa bir kasılma krizi yaşandı. Beyin fonksiyonları ciddi şekilde etkilenmişti. Akşama doğru vital bulgular daha da kötüleşti. Tansiyon 80/45’e geriledi, nabız 136’ya çıktı, artık iplik gibi zayıftı. İdrar neredeyse hiç çıkmıyordu. Böbrekler de yetmezliğe giriyordu. Gece Dolmabahçe’nin sessizliğini sadece düzensiz nefes sesleri ve doktorların ayak sesleri bozuyordu.

7 Kasım Pazartesi: Organların sessizce teslim oluşu

Pazartesi sabahı Atatürk’ün tıbbi tablosu artık multi-organ yetmezliğini gösteriyordu. Karaciğer çökmüştü, böbrekler peşinden geliyordu, kalp yoruluyordu. Sabah altı sularında tansiyon 75/40’a kadar düşmüştü, şok sınırındaydı. Vücut ısısı 38.4 dereceye yükselmişti.

Öğleden sonra saat ikide korkulan oldu: kalp durdu. Doktor Asım Arar ve ekibi hemen göğüs masajına başladı, uyarıcı ilaçlar uyguladı. Birkaç dakika sonra kalp tekrar atmaya başladı ama bu olay, sonun yaklaştığının açık bir işaretiydi. Akşam saatlerinde tansiyon 70/35’e kadar geriledi, nabız 156’ya çıktı. Nefes alışları agonal tip denilen ölüm öncesi nefeslere dönüşmüştü.

Profesör Nihat Reşat, ailesine ve yakınlarına hastanın son saatlerini yaşadığını bildirdi. Gece boyu bütün sevdikleri başında beklemeye başladı.

8 Kasım Salı: Son bilinçli anlar

Salı sabahı Atatürk agonal evredeydi. Tıbbi olarak kurtarılma şansı kalmamıştı. Bütün organ sistemleri sessizce teslim oluyordu. Tansiyon artık ölçülemiyordu, nabız 168’e çıkmış ama o kadar zayıftı ki hissedilemiyordu.

Öğleden önceki saatlerde, Atatürk’ün şuur durumunda kısa bir açılma oldu. Tam koma haline girmeden önceki bu son bilinçli anlarda, yanında bulunanlardan biri “Paşam, selamün aleyküm” diye hitap etti. Atatürk, son derece zayıf ve neredeyse duyulmayan bir sesle “Aleykümselam” diye yanıt verdi.] Bu, onun söylediği bilinen son anlamlı sözlerden biri oldu. Bazı kaynaklarda Atatürk’ün yanında bekleyenlere “Yoruldunuz mu?” diye sorduğu da kaydedilmiştir.

Bu kısa bilinç açılmasından sonra tekrar derin komaya daldı ve bir daha gözlerini açmadı. Öğle saatlerinde tekrar kalp durması yaşandı, bu sefer canlandırma çabaları daha uzun sürdü. Akşam saatlerinde kalp sesleri boğuktu, akciğerlerde sıvı birikimi vardı, eller ve ayaklar buz gibiydi. Gece saat on birde nabız 180’i aştı, terminal evre başlamıştı.

9 Kasım Çarşamba: Veda Gecesi

Çarşamba sabahı Atatürk’ün yaşam fonksiyonları minimum seviyedeydi. Ölüm süreci başlamıştı. Kalp dakikada 190’ın üzerinde çok düzensiz atıyordu, tansiyon ölçülemiyordu. Nefesler düzensizdi, uzun duraklamalar ardından birkaç yüzeysel nefes alınıyordu. Hiçbir refleks alınamıyordu.

Öğle saatlerinde nefes alışları daha da düzensizleşti. Saat üçte tekrar kalp durması yaşandı, canlandırma yaklaşık beş dakika sürdü. Akşam karanlığı çökerken oda ağır bir sessizliğe gömüldü, sadece düzensiz nefes sesleri duyuluyordu. Gece onda doktorlar aileye son saatlerin geldiğini bildirdi.

Gece boyunca nefes alışları giderek azaldı. Sabaha doğru ikide kalp ritmi tamamen düzensizleşti, dörtte nefes neredeyse durdu.

10 Kasım Perşembe, Sabah: Son Nefes

10 Kasım 1938 Perşembe sabahı, saat dokuz olmak üzereydi. Dolmabahçe Sarayı’nın pencerelerinden Boğaz’ın suları görünüyordu. Saat sekiz kırk beşte son nefes hareketi görüldü. Artık nefes almıyordu, sadece kalp çok zayıf ve düzensiz atmaya devam ediyordu.

Saat dokuz sıfır beşte, Mustafa Kemal Atatürk’ün kalbi durdu. Doktor Asım Arar ve Profesör Nihat Reşat Belger, steteskopla kalp seslerini kontrol etti. Hiçbir ses yoktu. Göz bebekleri tamamen genişlemiş ve sabitti. Kornea refleksi yoktu. Nefes yoktu.

Saat 09:05’te Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümü resmen kaydedildi. İlerlemiş karaciğer sirozu ve komplikasyonları, bir liderin bedenini teslim almıştı.

Ölüm Sonrası: Naaşın Korunması

Atatürk’ün vefatının hemen ardından, naaşının korunması için tahnit işlemi yapılmasına karar verildi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Profesör Kemal Atay ve Profesör Tevfik Sağlam başkanlığında bir ekip oluşturuldu.

Saat on birden itibaren başlayan işlem saatlerce sürdü. İç organlar dikkatle çıkarıldı ve karaciğer tartıldığında sadece 920 gram çıktı; normal bir karaciğerin yarısından bile azdı. Siroz onu tamamen küçültmüştü. Vücut boşlukları formaldehit ve alkol karışımıyla temizlendi, damarlar yoluyla koruyucu sıvılar enjekte edildi. Akşama doğru işlem tamamlandı ve naaş yıkanıp kefenlendi.

O akşamdan itibaren dokuz gün boyunca, Atatürk’ün naaşı Dolmabahçe Sarayı’nın Muayede Salonu’nda yüksek bir katafalka üzerine yerleştirildi. Türk bayrakları ve siyah örtülerle donatılan salon, onor nöbeti tutan askerlerle çevreliydi. Bu dokuz gün boyunca günde ortalama 50 ila 100 bin kişi sarayı ziyaret etti.

Cenaze Namazı Tartışması

Atatürk’ün vefatının ardından cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı konusu hükümet içinde yoğun bir tartışmaya neden oldu. Bir yanda laik devletin kurucusunun bu tür dini ritüelleri istemeyeceğini düşünen kesim, diğer yanda Türk toplumunun dini geleneklerine saygı gösterilmesi gerektiğini savunanlar vardı.

Bu tartışmanın ortasında Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan’ın tutumu belirleyici oldu. Makbule Hanım, ağabeyinin cenaze namazının mutlaka kılınması gerektiğinde ısrarcıydı. Hem İslam dininin gereği, hem de toplumun beklentisi olduğunu savunuyordu.

Sonunda bir uzlaşma formülü bulundu: Cenaze namazı kılınacak ama resmi bir devlet töreni olmayacaktı. Aile ve yakınları tarafından özel bir tören şeklinde gerçekleştirilecekti. Böylece hem laik ilkelere saygı gösterilecek, hem de toplumun ve ailenin dini duygularına yer verilecekti.

19 Kasım Cuma: Sessiz Bir Namaz

19 Kasım 1938 Cuma günü sabahı, Dolmabahçe Sarayı önünde büyük bir kalabalık toplandı. Atatürk’ün naaşı kapalı bir tabut içinde hazırlanarak Türk bayrağıyla örtüldü. Beklenen kalabalık nedeniyle namaz Dolmabahçe Camii yerine saray önündeki geniş alanda kılındı.

Saat on bir buçukta başlayan namazı Beyazıt Camii imamı Hafız Emin Efendi kıldırdı. Cemaat küçüktü, yaklaşık yirmi-yirmibeş kişi: İsmet İnönü, Refik Saydam, Fevzi Çakmak, Celal Bayar, Makbule Atadan ve diğer aile üyeleri, yakın çalışma arkadaşları ve bazı milletvekilleri. Dört tekbirli standart İslami cenaze namazı on-on beş dakika sürdü. Namaz basına ve genel halka kapalı tutuldu, fotoğraf çekimi yasaktı. Bu nedenle o anın hiçbir görüntüsü yoktur.

Makbule Hanım’ın ısrarıyla kılınan bu namaz, Türkiye’de din-devlet ilişkilerinin nasıl yönetileceği konusunda önemli bir örnek oluşturdu. Hem laik ilkelere saygı gösterildi, hem de toplumun dini değerlerine yer verildi.

Öğleden sonra saat ikide Atatürk’ün naaşı Yavuz zırhlısına taşındı. Yavuz, Savarona yatı ve diğer savaş gemileri eşliğinde İstanbul Boğazı’ndan geçti. İstanbul halkı sahillerden sessizce uğurladı. Akşam beş buçukta İzmit’e demir atan Yavuz’dan naaş özel bir trene alındı.

20 Kasım Cumartesi sabahı sekiz buçukta tren Ankara Garı’na vardı. Askeri törenle karşılanan naaş top arabasına yerleştirildi ve Ankara sokaklarından geçirilerek Etnografya Müzesi’ne götürüldü. Orada Anıtkabir inşa edilene kadar geçici olarak muhafaza edilecekti. On beş yıl boyunca milyonlarca insan o müzeyi ziyaret etti.

10 Kasım 1953: Ebedi İstirahatgâha

Atatürk’ün vefatının on beşinci yıldönümünde, 10 Kasım 1953’te, Anıtkabir inşaatı tamamlanmış ve naaş kalıcı istirahatgâhına taşınmıştı. Sabah sekiz yirmi beşte Etnografya Müzesi’nden hareket edildi, top arabasıyla Ankara sokaklarından geçirildi. Yüz binlerce kişi caddelerde toplandı.

Saat dokuz sıfır beşte, tam vefat saatinde Anıtkabir’e ulaşıldı. Törenle kırk ton ağırlığındaki kırmızı mermer lahde indirildi. Şeref Holü’nün altındaki yeraltı mezar odasında, sürekli korunan ve kontrol edilen bir ortamda Mustafa Kemal Atatürk ebedi uykusuna yattı.

Atatürk’ün son beş günü, terminal evre karaciğer hastalığının acımasız seyrini gösterdi. Beş Kasım’da başlayan hepatik koma, on Kasım’a kadar progressif olarak tüm organları etkiledi ve sonunda kalbi durdurdu. Doktorlar hastalığı doğru teşhis etmiş ve o dönemin imkanlarıyla yapılabilecek her şeyi yapmışlardı.

Makbule Hanım’ın ısrarıyla kılınan cenaze namazı, belki de bu fikirlerden biriydi: Modern Türkiye’de din ve devlet ayrı olacaktı ama toplumun değerleri de saygı görecekti. Bu denge bugün bile tartışılmaya devam ediyor.

Add a comment

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.