SABRİ UÇAR ÇALIŞKAN FRANKURT
Şanlıurfa’nın taş sokaklarından yükselen o ağır, içli ses.
Bir yanda kazancı dükkânının cızırtılı ocağı, diğer yanda cümbüşün metalik tınısı.
Bedih Yoluk, nam-ı diğer Kazancı Bedih, işte bu iki sesin, emeğin ve musikinin arasında büyümüş bir ustadır. Onun sesi yalnızca bir şarkı söyleme biçimi değil, bir hafıza formu, bir kültürel bellek biçimidir. Urfa sıra gecelerinin meclislerinden, mevlitlerin dua atmosferine uzanan çizgide Kazancı Bedih, sözün anlamını, makamın duygusunu ve insan sesinin manevî derinliğini bir potada eriten bir sanatçıydı.
Bugün onun sesi kayıtlarda yaşamaya devam ediyor fakat sesin asıl yankısı, halkın gönlünde, Urfa evlerinin sessizliğinde sürüyor.
Urfa: Sesin Coğrafyası
Bir sanatçının sesini anlamak, onun doğduğu toprağı anlamaktan geçer. Şanlıurfa, yalnızca bir şehir değil; binlerce yıllık bir söz kültürü coğrafyasıdır. Makamların, hoyratların, uzun havaların ve ağıtların yan yana yaşadığı bu kentte, her sokağın kendi sesi, her evin kendi tınısı vardır. Urfa’da müzik, eğlence değildir; kimliktir, gelenektir, var olma biçimidir.
Kazancı Bedih, 1 Ocak 1929’da bu kentin Hekimdede Mahallesi’nde doğdu. Babası Çulhacı Halil Usta, annesi Zemzem Hanım’dı. Aile yoksuldu ama onurluydu, evde sürekli iş, emek ve dua vardı. Küçük Bedih, çocuk yaşta kazancı ustalarının yanında çıraklık yaptı. Kazan dövdü, bakır işledi ama içindeki başka bir ses, onu her akşam sıra gecelerinin bulunduğu evlere sürükledi. Urfa’da müzik öğrenmek için okul gerekmezdi. Meclisler, yani sıra geceleri, hem konservatuar hem sahneydi. Bedih de burada pişti. Büyüklerinden, özellikle Şıh Müslüm Görgün’den gazel okumayı, makam geçişlerini ve söz terbiyesini öğrendi. Askerlik yıllarında Bingöl ve Elazığ’da bandoda görev aldı; burada Batı müziğinin çok sesliliğiyle tanıştı, nota bilgisi olmasa da kulak terbiyesi edindi. Urfa’ya döndüğünde belediyede işçi olarak çalışmaya başladı. Gündüz kamu işçisi, akşam gazelhan. Bu ikili yaşam, onun mütevazı kişiliğini biçimlendirdi. 1975’te emekli olduğunda, tüm zamanı artık müziğe aitti.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Gazelhanlık
Gazelhanlık, Osmanlı saray çevresinde gelişmiş divan şiiriyle halkın sözlü geleneğini birleştiren, hem dini hem estetik yönü olan bir sanattır. 16. yüzyıldan itibaren, Fuzûlî, Nef’î, Nâbî, Şeyh Galip gibi şairlerin gazelleri, tekkelerde, meclislerde ve halk toplantılarında makamlı olarak okunurdu. Bu geleneğin halk ayağı, 19. yüzyılda özellikle Urfa, Diyarbakır, Elazığ, Erzurum ve Sivas çevresinde filizlenmiştir. Urfa ekolünün farkı, gazeli klasik musikinin ağır formundan çıkarıp halkın kalbine indirmesidir. Kazancı Bedih, bu dönüşümün son büyük temsilcisidir. O, gazeli makamda ama halk diliyle söyler; beyitin anlamını açıklar, sesiyle kelimenin önünü açar. Bu nedenle halk onu “gazelhan”dan ziyade “gönül ehli” diye anar.
Bedih’in sanatı, aslında bir sentezdir: Divan şiirinin mistik derinliği + Halk müziğinin içtenliği + Meclis kültürünün doğallığı. Bu üç unsur, onun icrasında eşzamanlı biçimde akar.
Sıra Gecesi: Bir Halk Konservatuvarı
Burada öncelikle sıra gecelerinin asıl içeriğini ve ortaya nasıl çıktığını anlamak gerekir ve bu konu için Kurtuluş Savaşı yıllarına geri dönmek gerekir.
Urfa’da Sıra Geceleri ve İşgal Dönemi
Sıra gecesi, Şanlıurfa’ya özgü, müzik, şiir, sohbet ve toplumsal dayanışma etrafında toplanan geleneksel bir meclis biçimidir. Hem kültürel hem de siyasal tartışmaların yapıldığı “halk mektebi” işlevi görmüştür. Bu geleneğin kökleri Ahi-yaran gibi kurumsal topluluk pratiklerine dayanır ve uzun süre kış aylarında arkadaş gruplarının bir araya geldiği nezih toplantılar olarak sürmüştür.
Mondros sonrası işgallerle birlikte işgal güçleri (İngilizler ve sonra Fransızlar) halkın bir araya gelmesini izlemek ve bölgesel örgütlenmeyi kontrol etmek istedi, yerlilerin toplu buluşmalarını engellemeye çalıştılar. Buna karşın şehirdeki yerel millî teşkilatlanmalar, aşiret önderleri ve askerî subaylar gizli yollarla bir araya gelerek direniş planları hazırladılar. Bazı kaynaklar, 1919–1920 döneminde küçük grupların resmî tören/etkinlik görünümünde veya geleneksel sıra gecesi zemininde gizli istişare ve örgütlenme yaptıklarını bildirir.
Urfa özelinde belgeler, Millî Mücadele’de yerel örgütlenmenin sıra gecesi gibi mekânlar üzerinden de sağlandığına işaret eder. Örneğin; 5 Eylül 1919’da Binbaşı Ali Rıza Bey önderliğinde gizli bir “sıra gecesi”nde toplanıldığı, daha sonra 9–10 Şubat 1920 gecesi Yüzbaşı Ali Saip (Ali Saib) öncülüğünde Fransız karargâhına yönelik saldırı ve genel direnişin patlak verdiği kaydedilir. Bu veriler, sıra gecelerinin hem sosyal hem de (ihtiyaç duyulduğunda) örgütsel işlevler üstlendiğini, dolayısıyla sokağa çıkma yasaklarını ve işgal gözetimini atlatmak için fiilen kullanılmış olabileceğini düşündürür.
Mevcut kaynaklar, Urfa’da sıra gecelerinin salt bir eğlence/meclis olmaktan öte, toplumsal dayanışma ve yerel karar alma mekanizması olduğunu, işgal koşullarında ise bu geleneksel mekânların gizli örgütlenme ve istişare için kullanıldığını destekler. Ancak “çetelerin sırf sokağa çıkma yasaklarını delmek için sıra gecesi icat ettiği” gibi kesin ve tek nedenli bir iddia kaynaklarda doğrudan yer almaz; daha doğru olanı, sıra gecesinin var olan bir geleneğin işgal ve yasak koşullarında direnişçilerin ve yerel örgütlerin toplanması için uygun bir kılıf/örtü sağladığıdır. Urfa sıra gecesi, yalnızca saz ve sözün buluştuğu bir eğlence değil, bir toplumsal dayanışma alanıdır. Yemekler, dualar, fıkralar, hikâyeler ve müzik, tek bir ritüel içinde yaşar.
Her mecliste “sıra sahibi” vardır; her gece birinin evinde toplanılır. Gecenin ilerleyen saatlerinde birisi gazele kalkar. İşte Bedih’in ustalığı bu anlarda parladı. Gözlerini kapatır, nefesini derin alır ve yavaşça başlardı:
“Bir gönül yandı ki, sorma…”
O anda mecliste kimse konuşmazdı. Gazelin ilk beytiyle birlikte, Urfa’nın bin yıllık sesi odada yankılanırdı. Bu atmosfer, modern konser salonlarında bulunamayacak bir sahicilik taşırdı. Bedih, 1980’lerden sonra sıra gecelerini şehir dışına taşıdı. Önce plak ve kaset kayıtlarıyla, ardından televizyon programlarıyla bu geleneği Türkiye’nin dört bir yanına duyurdu. 1993’te İbrahim Tatlıses’in İbo Show’una katılması, 1996’da Yavuz Turgul’un Eşkıya filminde gazel okuması, onu ülke çapında tanınan bir simgeye dönüştürdü. Ancak o, şöhreti değil, meclisin ruhunu önemsedi. “Ben sanatçı değilim, sıra adamıyım” derdi.
Bedih’in Sesinde Şiir ve Mistik Duygu
Kazancı Bedih’in en ayırt edici yönlerinden biri, okuduğu gazellerdeki şiirsel derinliği hissedebilmesiydi. Onun repertuarında sıkça yer alan beyitler arasında Fuzûlî’nin “Derdim bana derman imiş” mısrası, Nâbî’nin “Tükendi nakd-i ömrüm, dilde sermayem bir âh kaldı” beyti ve anonim Arapça-Farsça mevlit parçaları bulunur. Bedih, bu dizeleri yalnızca makamla değil, kelimelerin duygusal ağırlığıyla söylerdi. Sesi, sanki kelimenin içinden geçerek anlamı yeniden inşa ederdi. Dinleyenler, onun gazellerinde “aşk”, “ölüm”, “teslimiyet”, “sabır” ve “ilahi vuslat” temalarını hissederdi. Bu yönüyle, Bedih’in icrası sadece müzikal değil aynı zamanda mistik bir tecrübedir.
Mevlithanlık: Dua ile Gazelin Kesiştiği Yer
Urfa’da mevlit okumak, yalnızca dini bir görev değil; melodik bir sanattır. Kazancı Bedih, mevlitlerdeki ilahi bölümleri klasik makam düzeniyle, gazel havasında icra ederdi. Bu, Türkiye’nin diğer bölgelerinde pek görülmeyen bir uygulamadır. Bedih, “Allah’a yakınlaşmanın yolu, güzel sesle duadır” derdi. Onun mevlitlerdeki içten sesi, insanları ağlatır; sıra gecelerindeki hoyrat yorumları ise güldürürdü. Aynı ses, hem yasın hem sevincin taşıyıcısıydı. Bu nedenle o, halk arasında “iki dünyanın sesi” olarak anıldı. Bir ayağı ibadette, bir ayağı sanatta.
Sanatsal Üslup ve Teknik Özellikler
Kazancı Bedih’in yorumculuğu teknik açıdan üç başlıkta öne çıkar:
1. Makam Ustalığı:
Hicaz, Hüseynî, Kürdi, Rast, Segâh ve Nihavend makamlarını doğaçlama biçimde birbirine bağlar; modülasyonlar arasında keskin geçişler yerine “yumuşak kayış” kullanırdı.
Bu teknik, Arap musikisinin seyir anlayışına benzer; bu da Urfa’nın Arap-Türk sentezini yansıtır.
2. Ritmik Esneklik:
Gazel, belirli ölçüye bağlı değildir. Bedih, nefesin uzunluğunu duyguyla belirler; bu, icrasına özgün bir ritim kazandırır.
Dinleyenler, onun sesinde zamanın akışını unuturdu.
3. Söz–Makam Uyumu:
Her kelimeye karşılık gelen nota yoktur; Bedih için kelime notayı taşır.
“Aman” dediğinde nota değil, ruh yükselir.
Bu yönüyle Bedih, modern şarkıcılardan farklı olarak “şarkı söylemez”, “sözü söyletir.”
Üçlü Ekol: Kahtalı Mıçe – Teslim Budak – Kazancı Bedih
20. yüzyıl Anadolu müziğinde üç güçlü damar vardır: Malatya-Arguvan uzun havası, Adıyaman-Kahta halay-uzun hava ekolü ve Urfa gazel-hoyrat geleneği. Bu üç damarın temsilcileri Teslim Budak, Kahtalı Mıçe ve Kazancı Bedih’tir.
Teslim Budak (1945–2001), acının ve yoksulluğun sesidir.
Kahtalı Mıçe (1953–2025), halkın coşkusunun.
Kazancı Bedih ise maneviyatın.
Üçü de “doğallık” ortak paydasında buluşur. Bedih’in farklılığı, sesin mistik bir tecrübe olarak yaşanmasıdır; gazel onun için duadır, seyirci onun için cemaat gibidir.
Sessiz Bir Veda
2003 sonbaharında verdiği bir röportajda şöyle demişti: “Sıra gecelerinde eskisi gibi ruh yok. Ben yoruldum, artık meclis kalmadı.” Bu cümle, bir dönemin kapanışını haber veriyordu. 19 Ocak 2004 gecesi, Urfa’daki evinde eşiyle birlikte sobadan sızan karbonmonoksit gazı nedeniyle hayata veda etti. Ertesi gün şehir, sessizliğe büründü. Urfa radyolarında, onun sesi gün boyu çaldı. “Bir gönül yandı ki sorma…”
Cenazesinde, mevlit okunmadı; herkes onun gazelinden bir beyit mırıldandı. Bu, bir sanatçının halk tarafından dualarla anılmasının en sade biçimiydi.
Günümüzde Kazancı Bedih’in Mirası
Bedih’in ardından, Urfa’da sıra geceleri büyük oranda turistik bir forma evrildi. Fakat onun kayıtlarda bıraktığı nefes, hâlâ bir öğretidir. Konservatuvarlarda “Urfa Gazelhanlığı” başlığı altında yapılan akademik çalışmalar, Bedih’in üslubunu örnek alır. Urfa Belediyesi her yıl ocak ayında kabri başında anma töreni düzenler; halk hâlâ “pirin nefesi geçsin” diyerek onun sesini dinler. Müzikologlar, Bedih’in sesini “tasavvufi dramatizm” olarak tanımlar. Modern popüler müzikte kaybolan içtenliği, o halktan aldığı gibi halka iade etmiştir. Bu nedenle Bedih, yalnızca bir icracı değil; bir kültürel simgedir.
Kazancı Bedih’in sanatı üç düzeyde okunabilir:
1. Müzikal Düzey:
Serbest ritimli doğaçlamalar, makamlar arası geçiş, nefesin bilinçli kullanımı.
Bu özellikler onu akademik olarak analiz edilebilir bir “söz-makam sentezi” haline getirir.
2. Edebî Düzey:
Klasik şiirin anlam dünyasını halka taşır.
Gazeldeki aşk, onun yorumunda dünyevi olmaktan çıkıp metafizik bir hâle bürünür.
“Ayrılık” temasını okurken sesi hüzünlü değil, kabullenicidir; bu da onu dervişvari kılar.
3. Toplumsal Düzey:
Bedih, halkın kendi iç sesidir.
Zanaatkâr kimliği, onu halktan koparmamış; tam tersine halkın sanata güvenini güçlendirmiştir.
Sanatını ticarileştirmeden yaşamış, bu yüzden “gerçek usta” sıfatını hak etmiştir.
Kültür, Hafıza ve Gelecek
Kazancı Bedih’in ardından bir boşluk doğdu. Bugün genç kuşaklar onun gazellerini YouTube’da dinliyor ama o meclis havasını yaşayamıyor. Bu, sadece bir sanatçının değil, bir kültürel biçimin kaybıdır. Sıra gecesi artık turistik bir gösteriye, gazel ise nostaljik bir kelimeye dönüşüyor. Oysa Bedih’in sesi hâlâ öğretebilir. Sözün özüyle, sesin özünü ayırmadan yaşamak mümkün. Gelecekte yapılacak her müzik araştırmasının, onun kayıtlardaki nefesine dönüp bakması gerekir. Çünkü o nefes, bir dönemin değil, bir coğrafyanın vicdanıdır.
Kazancı Bedih, Türk halk müziğinde bir “okul”dur. O, Urfa’nın müziğini değil, ruhunu temsil eder. Bir kazancı dükkânından bir meclise, oradan bir filme uzanan yolculuğunda hiçbir zaman halktan kopmamıştır. Sesinin her titreşimi, Anadolu’nun kadim sabrının yankısıdır. Bugün bir Urfa akşamında rüzgâr taş duvarlara vurduğunda, o ses hâlâ duyulur:
“Bir gönül yandı ki sorma…”
Diskografi
1. Leyla – Bonus Müzik, 1998
2. Urfa Sıra Geceleri Vol. 1–6 – Kervan Müzik, 1999–2002
3. Ayağında Kundura – Özdemir Plak, 2002
4. Klasikler Vol. 1 – Kılıç Müzik, 2003
5. Kazancı Bedih ve Arkadaşları – 2023 (postum derleme)
6. Kazancı Bedih ile Meşk – 2024 (dijital basım)
Bu kayıtlar, Urfa müziğinin makam yapısını belgeleyen en kapsamlı arşivlerdir.
Özellikle 1998–2003 dönemi, onun sesinin olgunluk evresini yansıtır.
