Kelimelerin büyülü ustası: Alexander Puşkin

Puşkin’in yaşamı, yazdıkları kadar hem parlak hem de trajiktir. Henüz otuz yedi yaşında bir düelloda hayatını kaybetmesi, edebiyatın kaybettiği büyük bir hazine olarak görülür. Ancak kısa ömründe bıraktığı eserler, zamanın sınırlarını aşarak günümüze ulaşmıştır.

Dr. Oya GÖNEN  MOSKOVA

Geçen ay Rusya’ya yaptığımız geziye kadar Puşkin’i, Gogol, Tolstoy, Dostoyevski gibi büyük yazarların arasında yer alan ünlü isimlerden biri sanırdım. Oysa Rusya’ya gidince gördüm ki, Rus halkı için Puşkin yalnızca bir yazar değil, adeta edebiyatın kalbidir. Onlar için Puşkin bir yanda, diğer bütün yazarlar diğer yanda duruyordu.

Normalde yaz aylarında kayısı ve şeftali hasadıyla öylesine yoğun oluruz ki, ne gezmeye ne de dinlenmeye vakit bulabiliriz. Trakya’da bir köyde, yıllardır gözümüz gibi baktığımız kayısı ve şeftali bahçeleri bu yıl gelen don felaketine teslim oldu. Yaklaşık yüz elli dekarlık alanda bir gecede bütün emeklerimizin üzerine ağır bir örtü serildi. Tomurcuklar açmış, dalların çoğu sabah güneşini selamlamaya hazırlanıyordu. Oysa donun keskin nefesi bir anda bahçeyi susturdu; çiçekler hemen tamamen çürüdü, umutlarımız da kuruyan çiçekler gibi birer birer toprağa düştü.

Biz elimizden geleni yaptık. Sabaha kadar bahçelerde nöbet tuttuk, saman yaktık, dumanla soğuğu kırmaya çalıştık. Dumanın griliğiyle ağaçların gövdelerini sarmaladık. Ama doğanın sert yüzü karşısında çabalarımız yetersiz kaldı. Gecenin ayazı, bizim ateşlerimizden daha güçlü çıktı.

Kaybımız yalnızca meyveler değildi; aylarca verilen emeğin, göz nurunun, sabırla beklenen bir mevsimin kaybı oldu. Bu acı, cebimizi boşaltmaktan çok, içimizi yaktı. Çünkü insan, emeğinin yok oluşunu seyretmek zorunda kaldığında, aslında en derin yarayı orada alıyor. 

Önce, dondan zarar görmüş bir çiftçinin yaşamını bir roman kurgusu içinde yazıya döktüm. Ardından dinlenmeye yöneldik. Bu beklenmedik boşluğu değerlendirdikçe, kaybın hüznü yavaş yavaş azalırken, boşa çıkan yaz aylarımızın bizlere kazandırdığı zamanı sevinçle fark ettik. İçten, derin bir mutluluk duyduk.

Rahmetli babaannemin sözü aklıma geldi: “Her yokluğun bir sefası olur.” İşte bu anlayışla kendimizi gezmeye verdik. Önce yurtiçinde denizin ve kumun tadını çıkardık, ardından da yıllardır yaz aylarındaki yoğunluk yüzünden hep ertelediğimiz Rusya gezisini sonunda geçtiğimiz ağustos ayında gerçekleştirdik.

Rusya deyince aklıma gelen ilk isim elbette Nazım Hikmet’ti. Moskova’ya iner inmez ilk işimiz, Novodeviçi Ünlüler Mezarlığı’na gidip Nazım’ın mezarını ziyaret etmek oldu. Çiçeklerimizi bırakıp sessizce dua ettik. Onun çektiği acıları, uzun hapis yıllarını, vatansız bırakılışını düşündükçe içimiz burkuldu; ama aynı zamanda dimdik duran inancı ve idealleri yüreğimizde yeniden canlandı. Nazım, yalnızca kaleme aldığı dizelerle değil, uğruna mücadele ettiği değerlerle de bizde derin bir saygı uyandırıyordu. Mezarının başında dururken, şiirlerindeki özgürlük, insan sevgisi ve direniş ruhunun hâlâ ne kadar canlı olduğunu hissettik. O an, onun sesi adeta Moskova’nın gökyüzüne karışıyordu. Aynı mezarlıkta Gogol’un da yattığını öğrenince ona da uğradık. Nazım’la Gogol’un yan yana sessizliği, Rusya’nın hem evrensel hem de derin bir edebiyat yurdu olduğunu bize bir kez daha hatırlattı.

Moskova sokaklarında dolaşırken gözlerim, Gogol’un Palto’sunu çağrıştıracak paltoları aradı; fakat yaz mevsimi olduğundan bir tane bile göremedim. Oysa Gogol’un kaleminde palto, yalnızca bir giysi değil; küçük insanların hayatını, kaderini belirleyen güçlü bir simgeydi. Onun eserlerinde gerçek ile hayal arasındaki ince çizgi, Moskova’nın taş kaldırımlarında hâlâ hissediliyordu. Sanki bir an için Burun karşımızdan yürüyüp geçecek ya da Müfettiş’in keskin ironisi bir sokak kahkahasına karışacaktı.

Tolstoy’un Anna Karenina, Savaş ve Barış, Hacı Murat gibi büyük yapıtları kuşkusuz bende derin izler bırakmıştı. Ancak nedense Rusya sokaklarında dolaşırken zihnimde sürekli İnsana Ne Kadar Toprak Lazım öyküsü yankılanıyordu. Belki de hem ziraat mühendisi hem de çiftçi olarak toprağın içinde yaşıyor olmamın bunda payı büyüktü. Kremlin Sarayı’nın görkemli bahçelerinde yürürken, Kızıl Meydan’da adımlarımı atarken aklıma hep Pahom’un doyumsuz arzuları geliyordu. İçimden, “Acaba Pahom bu meydanı da almak ister miydi?” diye geçirdim. Tolstoy’un yalın ama sarsıcı anlatımı, toprağa duyulan açgözlülüğü ve insanın bitmeyen hırsını öylesine güçlü dile getirmişti ki, bu meydanın genişliği bile bana bir anda o öykünün trajik sonunu hatırlattı.

Tolstoy bu hikâyede insanın doyumsuzluğunu ve hırsın yıkıcılığını eleştirir. Toprak, servet ve güç için çabalayan insanın, sonunda yalnızca küçücük bir mezar toprağına ihtiyaç duyduğunu gösterir. Gerçek mutluluk, mal mülk yığmakta değil; kanaatkâr, ölçülü ve anlamlı bir yaşam sürmektedir. 

Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı da beni derinden etkilemişti. St. Petersburg sokaklarında dolaşırken, sanki her köşe başında Raskolnikov’la karşılaşacakmışım gibi bir hisse kapıldım. Rehbere defalarca, “Bana Raskolnikov’a benzeyen birini göster,” diye ricada bulundum. O ise Dostoyevski’nin yaşadığı evi, eserlerini kaleme aldığı odaları, saman pazarını, sık sık geçtiği sokakları gösterdi; ama Raskolnikov’u elbette bulamadı. 

O sokaklarda yürürken yalnızca Raskolnikov’un değil, Yeraltından Notlardaki huzursuz adamın da gölgesi önümden geçiyor gibiydi. Dostoyevski’nin derin insan ruhu tasvirleri, kentin puslu havasıyla birleşince Petersburg, adeta onun romanlarının sahnesine dönüşmüştü. Sanki bir köşeden Budala’nın saf Myşkin’i çıkacak, bir evin içinden Karamazov Kardeşler’in ateşli tartışmaları yankılanacaktı. Bu şehir, Dostoyevski’nin kaleminde yalnızca bir mekân değil; insan ruhunun hem karanlık hem de aydınlık yanlarını taşıyan canlı bir tiyatroydu. 

St. Petersburg’da tur otobüsünden indiğimiz alandaki Puşkin heykelinin, kolunu uzatarak işaret ettiği yöne baktığımda, bana sanki Yüzbaşının Kızı’nı gösteriyormuş gibi geldi. Bu düşüncemi rehbere söylediğimde çok hoşuna gitmişti; hatta otobüsün bizi bekleyeceği noktayı tarif ederken, gülümseyerek, “Puşkin’in Yüzbaşının Kızı’nı işaret ettiği yerde buluşacağız,” demeye başlamıştı. Biraz ileride dönüp işaret ettiği bir sokak afişinde de Yüzbaşının Kızı tiyatro oyununun sahnelenmekte olduğunu görünce, bu tesadüf bana edebiyatın zamansızlığını bir kez daha hatırlattı. Puşkin’in tarihî bir dönemi romantizm ve trajediyle harmanladığı bu eser, Rus halkının belleğinde hâlâ canlıydı.

Dünyanın geri kalanı için en büyük Rus yazarları denildiğinde Tolstoy ile Dostoyevski’nin adı öne çıkabilir; ancak Rusça konuşanlar arasında bu onur tartışmasız biçimde Puşkin’e aitti. O, neredeyse tek başına, dünyanın en güçlü edebi geleneklerinden birini yaratan üretken Romantik şairdi. Halk arasında “gerçekçi edebiyatın ve modern Rus edebiyatının kurucusu” olarak anılan Puşkin, Rusya’da edebiyatın zirvesindeki isimdi. Özellikle St. Petersburg’da neredeyse her sokakta, her parkta, her mekânda bir Puşkin heykeli ya da büstüyle karşılaşmak mümkündü. Şiirleri halk şarkılarında hâlâ yankılanıyor, çocuklar onun masallarıyla büyüyordu. Boşuna değildi ki ona “Rus edebiyatının altın anahtarı, Rus dilinin güneşi, Rus edebiyatının babası” deniliyordu. Her dizesiyle ulusal kimliğin şiirsel ruhunu yaratmıştı.

Puşkin Köyü ziyaretimizde, 1811-1817 yılları arasında öğrenim gördüğü okulu gezdik. Bu nedenle buraya “Puşkin Köyü” adı verilmişti. St. Petersburg şehir merkezinin 24 km güneyinde, Finlandiya Körfezi’nin kıyısında yer alan bu köydeki Katerina Sarayı’nın bahçeleri ise adeta büyüleyiciydi; körfezin engin manzarasıyla birleşince görkemli bir tabloya dönüşüyordu. Doğa, tarih ve edebiyatın iç içe geçtiği bu atmosferde, Puşkin’in gençlik yıllarına tanıklık etmek ayrı bir anlam taşıyordu.

Şairin izini sürdüğümüz bir başka durak ise, ölümünden önce uğradığı son yerlerden biri olan Nevsky Caddesi’ndeki ünlü Wolf Şekercisi’ydi. Günümüzde burada Cafe Litteraturnia bulunuyor. İçeri girdiğimizde bizi Puşkin’in balmumundan yapılmış heykeli karşıladı. Sanki hâlâ o masada oturuyor, bir fincan çayın buğusu arasından çevresine şiirlerinden dizeler fısıldıyordu. Petersburg’un her köşesinde onun gölgesini hissetmek mümkündü; edebiyatla yoğrulmuş bu şehrin kalbi hâlâ onun ritmiyle atıyordu.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, yalnızca Rus edebiyatının değil, dünya edebiyatının da en parlak yıldızlarından biridir. Onun büyüklüğü yalnızca yazdığı dizelerde değil, aynı zamanda Rusçanın edebî bir dil olarak gelişmesinde de yatar. Puşkin’in kaleminde Rusça, köylünün yalın diliyle aristokrasinin zarif üslubunu buluşturmuş; hem halkın ortak sesi hâline gelmiş hem de evrensel bir edebiyat dili kazanmıştır. Kelimelerin müziğini yakalayan, duyguların en ince titreşimlerini satırlara taşıyan Puşkin, böylece yalnızca bir şair değil; aynı zamanda bir dil ustası, bir kültür kurucusu olmuştur.

Katerina Sarayı’nın bahçelerinde yürürken, aklıma Puşkin’in ünlü şiiri “Ben İnsan Eliyle Değil, Ruhla Diktim Anıtımı” geldi. O dizelerden biri zihnimde yankılandı: “Ve uzun süre halkım, sevgiyle anacak beni.” İşte tam o anda, Puşkin’in yalnızca Rus halkı için değil, tüm insanlık için kalıcı bir ses olduğunu derinden hissettim. Bu satır, şairin kendi ölümsüzlüğüne olan inancını yansıtırken, aynı zamanda halkıyla kurduğu güçlü duygusal bağı da gözler önüne seriyordu. Bahçelerin görkemiyle birleşen bu duygu, Puşkin’in edebiyatının neden hâlâ canlı ve etkileyici olduğunu bana bir kez daha hatırlattı.

Puşkin’in şiirlerinde özgürlük tutkusu, aşkın coşkusu, doğanın dinginliği ve insan ruhunun derin çalkantıları bir araya gelir. Yevgeni Onegin gibi eserleri, bireysel duyguların ötesine geçerek bir dönemin toplumsal panoramasını sunar. Puşkin de bu manzum romanı en önemli eseri olarak kabul ederdi.

Manzum roman türündeki Yevgeni Onegin ve diğer eserleri, Rus insanının karakterini ve ruhunu yansıtırken, evrensel bir insanlık hâlini de dile getirir. Puşkin, masumiyet, aşk ve dostluğun trajik hikâyesini anlattığı bu romanında, genç Petersburg’lu Onegin’in hayat ve aşkla olan ilişkisine okuru sürükler. Eser boyunca okura birçok edebi ve felsefi gözlem sunar. Yevgeni Onegin, dönemin aristokratik yaşam tarzını ele alışı, günlük yaşama dair nüvelerle konuları işlemesi, karakterlerin derinlikleri ve yaşantılarının zengin betimlemeleriyle Rus yaşamının gerçek bir yansımasıdır.

Okuru içine hapsederek tüm akıcılığıyla ilerleyen bu manzum roman, Puşkin’in ve 19. yüzyılın en önemli Rus romanlarından biri olarak kabul edilir.

Yevgeni Onegin’den birkaç dize örnek olarak vermek istedim:

Nasıl bilirdi titretmeyi

Daha erken yaşta, yüreklerini

Nam salmış yosmaların!

Yok etmek istediğinde rakiplerini

Nasıl kara çalardı zehirli!

Ne yaman ağlar örerdi!

Puşkin’in yaşamı, yazdıkları kadar hem parlak hem de trajiktir. Henüz otuz yedi yaşında bir düelloda hayatını kaybetmesi, edebiyatın kaybettiği büyük bir hazine olarak görülür. Ancak kısa ömründe bıraktığı eserler, zamanın sınırlarını aşarak günümüze ulaşmıştır.

Soylu bir aileden gelmesine rağmen, genç yaşlarından itibaren çiftçi kıyafetleri giyip köylerde, şehirlerin yoksul mahallelerinde, pazarlarda ve meydanlarda dolaşarak sıradan Rus insanlarını dinlemiş olan Puşkin, bu sayede halka daha yakın bir yazın biçimi geliştirebilmiştir. Erken dönem eserlerinden itibaren Rus edebiyatında yeni bir çağ başlamış, Puşkin’in eserleri klasik akıma karşı kazanılmış bir zafer olarak kabul edilmiştir. Nitekim Puşkin’in öğretmeni Vasili Jukovski, Puşkin’e gönderdiği portresinin arkasına “Kaybeden öğretmenden, zaferi kazanan öğrencisine…” notunu düşmüştür.

Kullandığı gündelik halk dili, soylu çevrelerce ağır eleştiriler almasına rağmen, gençler tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmıştır. Puşkin, yaşadığı dönemin Rus şiirine aykırı olabilecek yazım biçimlerini korkusuzca kullanmıştır. Onu okurken yalnızca bir şairi değil, bir çağın aynasını görürüz. Kelimeleriyle hem bireyin hem toplumun sesini duyurmuş, edebiyatı yalnızca bir estetik zevk değil, aynı zamanda bir özgürlük alanı hâline getirmiştir. Bu nedenle Puşkin’i anlamak, yalnızca bir şairi anlamak değil; insanın özgürlük ve güzellik arayışını kavramaktır.

Şair yönü ön plana çıkmasına karşın, Puşkin şiir dışındaki edebi alanlarda da önemli eserler vermiştir. Örneğin Yüzbaşının Kızı romanında, devlete ve orduya bağlılığı ile soyluluğunu, aşık olduğu kıza kavuşma isteğinin önüne koyan Pyotr Andreyiç’in kazak isyanıyla imtihanı anlatılır.

Yüzbaşının Kızı, belgesel gerçekçiliği kişisel öykülerle harmanlayan, nadir rastlanan bir tarihsel romandır. Gerçek olaylardan beslenen bu eser, Büyük Katerina dönemindeki ünlü Kazak isyanı, yani Pugaçov ayaklanması’nı son derece canlı bir şekilde resmeder. 

Okurken insanı içine çeken bu gerçekçilik, romanı her seferinde bir solukta bitirmeme neden olur; adeta olayların tam ortasında yer alıyormuş gibi hissederim.

Pyotr Grinyov’un sevdiği kadın uğruna göze aldığı tehlikeler, anlatının dramatik ve duygusal zeminini oluşturur. Buna karşılık, ürkek ve çekingen bir taşra kızı olan Maria Ivanovna’nın cesaretini toplayarak çariçenin huzuruna çıkıp hakkını araması ve bu süreçte yaşanan beklenmedik rastlantılar, romanın en çarpıcı ve etkileyici yönlerinden birini meydana getirir.

Hikâyede beni gülümseten sahnelerden biri, Pugachev’in olası saldırısından haberdar olan bir başka kışlada yaşanır. Burada, isyancıyla nasıl mücadele edileceği üzerine yapılan tartışmalar, dönemin ruhunu yansıttığı kadar mizahi bir hava da taşır. General, savaş komitesinde sözü alır ve “İsyancılarla savaşmak için saldırı mı, yoksa savunma mı uygulamalıyız?” diye sorar. Pyotr’un da içinde bulunduğu azınlık saldırıdan yana olurken, çoğunluk savunmayı önerir. Tam bu sırada, toplantıya katılan gümrük müdürü söze girerek herkesi şaşırtır: “Ne saldırı ne de savunmaya gerek var,” der. General, şaşkınlıkla “Üçüncü bir taktik hareket yoktur,” diye karşılık verir. Bunun üzerine müdür, alaycı bir özgüvenle şu önerisini dile getirir: “Efendimiz, satın alma harekâtına girişiniz. İsyancının başına yüz ruble koyarsanız, emrindeki serseriler başbuğlarını prangaya vurup getirmezlerse, ben gümrük müdürü değil, Kırgız davarı olayım.”

Hikâyede beni en çok etkileyen karakter isyancı Pugachev’dir. Pyotr ile konuşmalarında söylediği “Artık geri dönemem, yola çıktım bir kere” sözü, kendisine yapılan iyiliğe duyduğu vefayı açıkça gösterir. Yüzeyde cahil ve kaba bir isyancı gibi görünse de, Pugachev aslında hisli, idealist, maceraperest ve en önemlisi, ezilmiş bir taşralının göstereceği reflekslere sahip planlı bir eylemcidir. Elbette, çariçeye bağlı askerleri ve halkı acımasızca katletmesi göz ardı edilemez; ancak tüm bunların ötesinde, onun duyarlılığı yalnızca taşra insanında rastlanabilecek bir samimiyet taşır. 

Pugachev’le Pyotr arasındaki şu konuşma da bana son derece ilginç gelmişti. Pugachev, sanki bir sır verecekmiş gibi öne eğildi ve:

“Dinle Pyotr,” dedi. “Sana bir masal anlatacağım. Çocukluğumda yaşlı bir Kalmuk’tan dinlemiştim.”

Ve söze başladı:

“Bir gün kartal, kuzguna sormuş: ‘Kuzgun kardeş, söylesene, nasıl oluyor da sen üç yüz yıl yaşarken, ben ancak otuz yıl yaşıyorum?’

Kuzgun cevap vermiş: ‘Şundan, azizim; sen taze kan içiyorsun, bense leşle besleniyorum.’

Bunun üzerine kartal düşünmüş taşınmış: ‘Öyleyse ben de leşle besleneyim,’ demiş. İkisi birlikte uçmuş gitmişler. Derken aşağıda bir at leşi görmüşler. Hemen inip başına çökmüşler. Kuzgun bir yandan iştahla gagalıyor, bir yandan da leşin tadına methiyeler düzüyor. Kartal ise bir gagalamış, iki gagalamış; fakat sonunda kanatlarını çırpıp yükselirken, kuzguna şöyle seslenmiş: ‘Yok arkadaş, üç yüz yıl leş gagalamaktansa, bir kez olsun taze kan içmek çok daha iyi!’”

Pugachev, gözlerinin içi parlayarak masalı bitirdi ve sordu: “Ne dersin Kalmuk masalına, ha?”

Pyotr ise sakince karşılık verdi: “Güzel… çok güzel. Ama bana sorarsan, cinayetle, haydutlukla yaşamak da leş gagalamaktan başka bir şey değildir.

”Pugachev’in doğduğu köy, Ekim Devrimi’nden sonra onun anısına Pugaçevskaya adını almıştır. Yine Kazakistan’ın Uralsk kentinde merkez meydana Pugachev Meydanı adı verilmiş, 1991’de ise burada Yemelyan Pugachev Evi Müzesi kurulmuştur. Hatta Boris Akunin gibi bazı yazarlar, Pugaçevşçina’yı Rus kültüründe isyankâr bir hoşnutsuzluğa yönelen eğilim olarak yorumlamışlardır.

Romanda hafızama kazınan sözler de vardır. Pyotr’un babasının oğlunu orduya uğurlarken söylediği “Giysini yeniyken, onurunu gençken koru” öğüdü ile uşağının “Atın dört ayağı var ama o da tökezler” sözü, bana en çok dokunan ifadeler olmuştur.

Puşkin’in Erzurum Yolculuğu adlı anı kitabı, onun 1828’de Kafkasya’ya yaptığı seyahatin izlenimlerini yansıtır. Sürgündeki asker arkadaşlarını görmek için yola çıkan Puşkin, onların Osmanlılar üzerine düzenlenen sefere katıldığını öğrenince, az bilinen bu toprakları tanımak ve bir savaşa tanıklık etmek amacıyla sivil olarak orduya katılır. Böylece 1829 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Rus ordusuyla birlikte Erzurum ve Kars’a kadar gelir. Yol boyunca eskizler çizer, notlar tutar ve dönüşünde bu gözlemlerini yayımlar.

Eser, Puşkin’in çok yönlü zekâsını ve kültürel birikimini ortaya koyar. Batılı yazarların Doğu üzerine yazdıkları süslü ve abartılı anlatılardan farklı olarak, Puşkin Doğu’yu olduğu gibi aktarır. Yoksulluğu içindeki gururu, sadeliği ve tutarlılığıyla tasvir eder. Osmanlı’nın doğu bölgeleriyle İstanbul arasındaki çelişkileri ise keskin bir sezgiyle dile getirir. “Yeniçeri Eminoğlu” takma adıyla yazdığı şiirinde de bu gözlemlerini yansıtır.

Kitapta yer alan Kafkas doğası betimlemeleri, Puşkin’in daha önce kaleme aldığı Kafkas Tutsağı gibi destanlarla birlikte düşünüldüğünde, yıllar sonra Maksim Gorki’yi etkilemiştir. Benzer biçimde savaş alanı tasvirlerinin, Tolstoy’un Sivastopol Öyküleri’ne ve hatta Savaş ve Barış’taki gerçekçi sahnelerine ilham verdiği açıktır. Özellikle bir savaş alanında gördüğü manzara, onun insancıl bakışını yansıtır:

“Yolun kenarında uzanmış genç bir Türk’ün cansız bedeniyle karşılaştım. On sekiz yaşlarında bir delikanlıydı. Solgun yüzü hâlâ tazeliğini koruyor, adeta bir kızın yüzünü andırıyordu. Toz içinde kalmış sarığı başının yanındaydı. Tıraşlı ensesinde tek bir kurşun yarası vardı.”

Bu yalın ama sarsıcı betimleme, bir savaş sahnesini bütün tarih kitaplarından çok daha canlı ve elle tutulur biçimde gözler önüne serer.

Beni en çok etkileyen bölümlerden biri de Tatarlarla ilgili gözlemleridir. Onların kağnı gıcırtısıyla övünmeleri dikkat çekicidir. “Şerefli insanların kimseden gizlisi saklısı olmaz, varsın yolculuk yaptıklarını herkes işitsin” diyerek bu durumu açıklar. Ancak Puşkin, yolculuğu boyunca şerefine bu denli düşkün bir toplulukla bir daha yolculuk etmek istemeyeceğini de ekler.

Erzurum Yolculuğu’nda dikkatimi çeken satırlardan birkaçı da şunlardır: “Bir şairle karşılaşmak her zaman hayırlıdır. Şair, dervişin kardeşidir. Onun ne vatanı vardır ne de dünya nimetlerinde gözü.”

Bir diğer gözleminde ise Erzurum’un çeşmelerini anlatır: “Erzurum’da çeşmeden bol bir şey yok. Her birinin üstünde bir zincire bağlı teneke taslar asılı. İnançlı Müslümanlar bu taslardan su içiyor, Tanrı’ya şükürler ediyorlar.”

Puşkin’i yalnızca bir şair ya da romancı olarak görmek eksik olur. O, bir çağın ruhunu kelimelere sindirmiş, yaşadığı dönemin sancılarını, umutlarını ve hayallerini yazıya dönüştürmüş bir yaratıcının adıdır. Eserlerinde tarih, insanlık ve duygu yan yana durur; kimi zaman derin bir hüzün, kimi zaman cesur bir umutla. Yüzbaşının Kızı gibi romanları, onun hayal gücünün genişliğini ve insan ruhuna dair eşsiz kavrayışını ortaya koyar. Puşkin’i okumak, aslında özgürlüğün, cesaretin ve sevginin hiç bitmeyen arayışına ortak olmaktır.

Daha otuz yedi yaşındayken ardında yüzü aşkın eser bırakmış olması, hem olağanüstü yeteneğinin hem de bitmeyen üretme tutkusunun kanıtıdır. Onun kalemi, kısacık yaşamına sığmayan bir zenginliği dünyaya armağan etmiştir.

Ve Rus edebiyatının Türkiye’deki en önemli temsilcilerinden, aynı zamanda Puşkin çevirileriyle tanınan Ataol Behramoğlu’nun sözleriyle bitirmek istiyorum:

“Aleksandr Puşkin, yalın gerçekçiliği, insancıl bakışı, özgün ve akıcı anlatımıyla; kendi toplumunun ve çağının gerçeklerini yansıtabildiği için evrenselliğe ulaşmış, tüm yapıtlarıyla Rus ve dünya edebiyatının, doğumundan yüz yıllar sonra bile canlı kalmayı başaracak büyük şair ve yazarlardandır.”  

Add a comment

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

İlk Siz Haberdar Olun!

Abone ol butonuna basarak, Gizlilik Politikası ve Kullanım Koşulları'nı okuduğunuzu ve kabul ettiğinizi onaylıyorsunuz.